Önce sorunun ne olduğunu netleştirelim
Yatırım fonu katılma payı satın alıp zarar eden bir yatırımcı dava açmaya karar verdiğinde ilk karşılaştığı soru çoğu zaman şudur: Dava tüketici mahkemesinde mi, asliye ticaret mahkemesinde mi görülecek? Soru teknik görünse de sonuç doğrudan yargılamanın seyrini etkiler. Görev kuralları kamu düzenindendir (HMK m. 1) ve mahkemenin görevli olması bir dava şartıdır (HMK m. 114/1-c). Yanlış mahkemede açılan dava, esasa girilmeden usulden reddedilir ve dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi için süre işler.
Bu yazı, fon zararı nedeniyle tazminat istenen davalarda görev, yetki ve ispat yükü meselelerini genel çerçevede ele alıyor. Zamanaşımı, portföy yönetim şirketinin sorumluluğu, saklayıcı banka rolü ve toplu dava gibi başlıklar sitedeki diğer yazılarda işlendiği için burada yalnızca usul ve ispat yönüne odaklanıyoruz. Aşağıdaki değerlendirmeler genel bilgi niteliğindedir; her dosyanın kendi belgelerine göre sonuç değişebilir.
Tüketici mahkemesi mi, asliye ticaret mahkemesi mi
Tüketici mahkemelerinin görevi 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un 73. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenmiştir: Tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğan uyuşmazlıklarda tüketici mahkemeleri görevlidir. Aynı Kanun'un 3. maddesine göre tüketici, ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek ya da tüzel kişidir. Tüketici işlemi ise ticari veya mesleki amaçla hareket eden kişi ile tüketici arasında kurulan, bankacılık ve benzeri sözleşmeler dahil her türlü sözleşme ve hukuki işlemdir.
Diğer yanda Türk Ticaret Kanunu'nun 4. maddesi, tarafların tacir olup olmadığına bakılmaksızın bankalara, kredi kuruluşlarına ve finansal kurumlara ilişkin düzenlemelerden doğan davaları ticari dava sayar; 5. madde ise aksine hüküm bulunmadıkça asliye ticaret mahkemesini tüm ticari davalar için görevli kılar. Fon zararı davalarında tartışma tam bu iki düzenlemenin kesiştiği yerde ortaya çıkar: Davalı banka, aracı kurum veya portföy yönetim şirketi finansal bir kurumdur; fakat davacı çoğu zaman bireysel bir tasarruf sahibidir.
Bu çatışmada 6502 sayılı Kanun'un 83. maddesinin ikinci fıkrası önem taşır. Hükme göre taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu işlemlerle ilgili başka kanunlarda düzenleme bulunması, işlemin tüketici işlemi sayılmasını ve Kanun'un görev ve yetkiye ilişkin hükümlerinin uygulanmasını engellemez. Yani işlemin ayrıca ticari dava sayılabilecek bir alana girmesi, tek başına tüketici mahkemesinin görevini ortadan kaldırmaz. Aynı Kanun'un 49. maddesi de finansal hizmetleri tanımlarken yatırım hizmetlerini açıkça sayar.
Yargı kararlarında görünen iki yaklaşım
Mahkeme kararlarına bakıldığında konunun tam oturmuş olmadığı, iki ayrı yaklaşımın bir arada yaşadığı görülüyor. Burada özellikle şunu belirtmek gerekir: Aşağıdaki kararların çoğu doğrudan yatırım fonu katılma payına değil, aracı kurum çerçeve sözleşmesine, yatırım hesabına veya benzeri finansal hizmetlere ilişkindir. Fon zararı davalarına kıyasen önem taşırlar; ancak her biri kendi olay örgüsü içinde okunmalıdır.
Tüketici mahkemesini görevli gören yaklaşım. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 01.11.2016 tarihli, 2016/11909 E., 2016/8559 K. sayılı kararında, tacir olmayan davacının aracılık hizmeti veren davalıya karşı açtığı tazminat davasında 6502 sayılı Kanun'un 3. ve 73. maddelerine dayanmış, uyuşmazlığın çözüm yerinin tüketici mahkemeleri olduğunu kabul etmiştir. Kararda ayrıca sözleşmedeki yetki kaydının, davacı tacir olmadığı için HMK m. 17 kapsamında uygulanamayacağı da vurgulanmıştır. İstinaf düzeyinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi, 03.10.2024 tarihli, 2024/848 E., 2024/1503 K. sayılı kararında; tacir olmayan gerçek kişinin yatırım hizmetleri çerçeve sözleşmesinden doğan zarar iddiasında tüketici mahkemesinin görevli olduğuna hükmetmiştir. Dairenin gerekçesinde, işin yalnızca finansal olmasının işlemi tüketici işlemi olmaktan çıkarmadığı, kâr amacının tek başına tüketici sıfatını ortadan kaldırmadığı vurgulanır. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nin 05.07.2023 tarihli, 2023/994 E., 2023/1036 K. sayılı kararı da aynı doğrultudadır. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi ise 24.05.2024 tarihli, 2024/447 E., 2024/915 K. sayılı kararında, aracı kurumun açtığı itirazın iptali davasında davalı yatırımcının tüketici olarak hareket ettiğini kabul ederek görev dava şartı yokluğundan verilen usulden ret kararına karşı yapılan istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.
Asliye ticaret mahkemesini görevli gören yaklaşım. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 07.02.2019 tarihli, 2017/2348 E., 2019/82 K. sayılı kararında kaldıraçlı işlemlere ilişkin bir çerçeve sözleşmeyi incelemiş; sözleşmede işlemlerin açıkça ticari amaçlı olduğu belirtildiği için tüketici mahkemesinin görevli sayılamayacağına oy çokluğuyla karar vermiştir. Karara karşı oy yazan üyelerin, tacir olmayan kişi bakımından sözleşmedeki bu ifadenin sonuç doğurmaması gerektiği yönünde görüş bildirdiği de karardan anlaşılmaktadır. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi'nin 24.04.2018 tarihli, 2016/17499 E., 2018/2251 K. sayılı kararı ise bir fon yatırım hesabındaki bakiyenin tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptali davasında, tüketici işlemi bulunmadığı gerekçesiyle verilen görevsizlik kararını bozmuştur.
Bu tablodan çıkan pratik sonuç şudur: Görev, "fon" veya "finansal hizmet" kelimelerine değil, somut sözleşmenin ve tarafın niteliğine bakılarak belirlenir. Davacı tacir değilse, sözleşmeler genel müşteri sıfatıyla imzalanmışsa ve işlem hacmi bireysel tasarrufla uyumluysa tüketici mahkemesi yönünde güçlü argümanlar vardır. Sözleşmede yatırımın ticari amaçlı olduğu açıkça yazılıysa, davacı şirket veya tacirse ya da yatırım faaliyeti mesleki nitelikteyse asliye ticaret mahkemesi gündeme gelir.
Görevin belirlenmesinde hangi olgulara bakılır
Mahkemeler görev tartışmasında genellikle aşağıdaki unsurları değerlendirir. Bu liste kesin bir ölçüt değil, kararlardan çıkan yol göstericidir.
Davacının sıfatı: Gerçek kişi mi, şirket mi? Tacir mi, değil mi? Yatırımı mesleki faaliyetinin bir parçası mı? Şirket adına yapılan yatırımlarda tüketici sıfatı genellikle tartışmalıdır, çünkü 6502 sayılı Kanun tüzel kişiyi de tüketici sayabilmekle birlikte ticari veya mesleki olmayan amaç aranır.
Sözleşmenin metni: Müşteri sınıflandırması, "genel müşteri" mi "profesyonel müşteri" mi olarak yapılmış? Sözleşmede işlemlerin ticari amaçlı olduğuna dair açık bir ifade var mı? Hukuk Genel Kurulu kararında bu ifade belirleyici olmuştur; fakat aynı kararın karşı oyu, böyle bir ifadenin tacir olmayan kişi için tüketici korumasını bertaraf etmemesi gerektiğini savunmuştur.
İşlemin boyutu ve niteliği: Emekli ikramiyesi veya birikim değerlendirmesi gibi bireysel tasarruf amacı mı, yoksa sürekli ve kâr odaklı bir işlem faaliyeti mi söz konusu? Dava dilekçesindeki anlatım ve dosyadaki hesap hareketleri bu değerlendirmeyi etkiler.
Sözleşmenin kuruluş biçimi: Sözleşme internet veya telefon gibi uzaktan iletişim araçlarıyla kurulduysa 6502 sayılı Kanun'un 49. maddesindeki finansal hizmetlere ilişkin mesafeli sözleşme hükümleri de gündeme gelir.
Serbest fon ve nitelikli yatırımcı konusunda ayrıca dikkat gerekir. Nitelikli yatırımcı olarak sınıflandırılmış kişilerin tüketici sayılıp sayılmayacağı konusunda elimizde doğrudan bir Yargıtay içtihadı bulunmadığından bu başlıkta kesin bir değerlendirme yapmıyoruz. Bu durumda sınıflandırmanın nasıl yapıldığı, beyanların kimin inisiyatifiyle alındığı ve gerçek durumla örtüşüp örtüşmediği önem kazanır.
Yetkili mahkeme ve arabuluculuk şartı
Görev belirlendikten sonra yetkili mahkeme sorusu gelir. Genel yetkili mahkeme, davalının davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir (HMK m. 6). Sözleşmeden doğan davalar sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de açılabilir (HMK m. 10); haksız fiile dayanan taleplerde ise fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir (HMK m. 16). Tüketici davaları bakımından 6502 sayılı Kanun'un 73. maddesinin beşinci fıkrası, davanın tüketicinin yerleşim yerindeki tüketici mahkemesinde de açılabileceğini belirtir. Bu, bireysel yatırımcı için pratikte önemli bir kolaylıktır.
Çerçeve sözleşmelerde sıkça görülen yetki kayıtları konusunda HMK m. 17 yalnızca tacirler veya kamu tüzel kişileri arasında yapılan yetki sözleşmelerine geçerlilik tanır. Yukarıda andığımız Yargıtay 11. Hukuk Dairesi kararında da davacı tacir olmadığı için bu hükmün uygulanmayacağına işaret edilmiştir.
Dava şartı olarak arabuluculuk da iki yolda ayrı ayrı düzenlenmiştir. Tüketici mahkemelerinde görülecek uyuşmazlıklarda dava açmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır (6502 sayılı Kanun m. 73/A). Ticari davalardan konusu belli bir miktar para olan alacak ve tazminat davalarında da aynı şekilde arabuluculuk dava şartıdır (TTK m. 5/A). Yani hangi mahkeme görevli olursa olsun, dava açmadan önce arabuluculuk sürecinin tamamlanması gerekir. Görev konusunda yanılgı olasılığı varsa, arabuluculuk başvurusunda uyuşmazlığın niteliğini ve talebi dikkatle yazmak ve sonraki süreçte tutarlı davranmak yararlıdır.
Görevsizlik kararı verilirse, taraflardan birinin kararın kesinleşmesinden itibaren iki hafta içinde dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir; aksi halde dava açılmamış sayılır (HMK m. 20). Bu iki haftalık süre kaçırılırsa ciddi hak kaybı doğabileceğinden, görevsizlik kararı tebliği alındığında vakit kaybetmeden hareket etmek önemlidir. Zamanaşımı bakımından sonuçlar için sitedeki zamanaşımı yazısına bakabilirsiniz.
İspat yükü: kim neyi ispatlamalı
İspat yükü genel kurala göre, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir (HMK m. 190/1). Kanunda özel bir düzenleme bulunan durumlar bunun istisnasıdır. Fon zararı davalarında ispat meselesi, davanın hukuki dayanağına göre değişir.
Sözleşmeye aykırılık dayanağı. Yatırımcı ile portföy yönetim şirketi, banka veya aracı kurum arasında bir sözleşme bulunuyorsa talep, borca aykırılığa dayandırılabilir. TBK m. 112'ye göre borç gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe alacaklının zararını gidermekle yükümlüdür. Bu durumda yatırımcı sözleşmenin varlığını, borcun gereği gibi ifa edilmediğini, zararı ve aralarındaki bağı ortaya koymalı; kusursuzluğu ise karşı taraf ispatlamalıdır. Portföy yönetimi sözleşmesinin ağırlıklı olarak vekâlet hükümlerine göre değerlendirildiği bir istinaf kararında (İstanbul BAM 43. Hukuk Dairesi, 02.02.2022, 2020/536 E., 2022/112 K., kesinleşmediği kaydıyla) vekâlet hükümleri (TBK m. 502 ve devamı) esas alınmış; vekilin özen ve sadakat borcunun basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranışa göre ölçüleceği belirtilmiş, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporu nedeniyle ilk derece kararı kaldırılarak dosya yeniden görülmek üzere gönderilmiştir.
Haksız fiil dayanağı. Sözleşme ilişkisi kurulamıyor veya talep haksız fiile dayandırılıyorsa TBK m. 49 uyarınca kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille zarar veren, zararı gidermekle yükümlüdür. Burada hukuka aykırı fiilin, kusurun, zararın ve illiyet bağının varlığını genel olarak zarar gören yatırımcı ortaya koymalıdır. Bu nedenle sözleşmeye dayalı bir temel kurulabiliyorsa, ispat bakımından genellikle yatırımcı lehine daha elverişli bir zemin sunar. Ancak talep hangi temele dayandırılırsa dayandırılsın, hukuki nitelendirmeyi hâkim yapar; taraflar olguları ileri sürmekle yükümlüdür.
Bilgilendirme ve kayıtlar. Portföy yönetim şirketleri, faaliyetlerini yürütürken yönetimlerindeki fonların ve katılma payı sahiplerinin çıkarlarını gözetmekle yükümlüdür (6362 sayılı Kanun m. 55/6). Saklama hizmetini yürüten kuruluşun sorumluluğu ise 6362 sayılı Kanun'un 56. maddesinde ayrıca düzenlenmiştir. Tüketici hukuku yoluna gidiliyorsa, finansal hizmetlere ilişkin mesafeli sözleşmelerde cayma hakkı konusunda tüketicinin bilgilendirildiğini ispat yükü sağlayıcıdadır (6502 sayılı Kanun m. 49/5). Bunun dışında yatırımcının uygunluk testi, risk bildirim formu, izahname ve bilgilendirme yazışmaları gibi kayıtlar çoğu davada belirleyici delil niteliği taşır.
Fiyat dalgalanması ile ihlal arasındaki fark. Fon zararı kendiliğinden sorumluluk doğurmaz. Piyasa riskinin gerçekleşmesi ile mevzuata veya sözleşmeye aykırı davranış ayrı kavramlardır. Mahkemeler çoğunlukla bilirkişi incelemesi yaptırır ve zararın, ihlalden mi yoksa piyasa gelişmelerinden mi kaynaklandığını araştırır. Nitekim yatırımcı tazmin sistemine ilişkin 6362 sayılı Kanun m. 84 de piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararları tazmin kapsamı dışında tutar.
Somut olayda sıfat, sözleşme ve belgeler belirleyici olduğundan, dosyanızı bir avukata göstermeniz yerinde olur.
Devletin denetim görevine dayanan dava hangi yargı kolunda görülür?
Bu yazının ana konusu fon kuruluşuna karşı açılan özel hukuk davasıdır. Zararın idarenin denetim görevini yerine getirmemesinden doğduğu ileri sürülüyorsa dava idare aleyhine olur ve görevli yargı kolu değişir. Anayasa m. 125 idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olduğunu, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğunu söyler. 2577 sayılı Kanun m. 2/1-b idari eylem ve işlemlerden kişisel hakları doğrudan zarar görenler için tam yargı davasını öngörür. Sermaye piyasası kurumlarının kararlarına karşı açılacak idari davalar idare mahkemelerinde görülür (6362 sayılı Kanun m. 134).
Bir olay hem fon kuruluşuna karşı özel hukuk davasına hem de idareye karşı idari davaya konu olabilir. İki yargı kolu ayrı kurallarla ve ayrı delil düzenleriyle çalışır; birinde alınan sonucun diğerini kendiliğinden bağlayıp bağlamayacağı dosyaya göre değişir. Panelde de davalıların ve davaların niteliğinin tek tip olmadığı, her olayın kendine özgü koşullarla değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Görev konusunda yanlışlığın bedelini hafifleten bir hüküm vardır. 2577 sayılı Kanun m. 13/2'ye göre görevli olmayan adli yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi hâlinde, sonradan idari yargıya açılacak davada idareye başvurma şartı aranmaz. Bu hüküm süre ve başvuru şartı yönünden bir kolaylıktır, ancak yanlış yargı koluna dava açmanın zaman ve gider kaybı doğuracağı ortadadır.
İdareye karşı davada neler ispat konusu olur?
Panelde idareye karşı hizmet kusuru davasında dayanağın başta Sermaye Piyasası Kanunu olmak üzere kurumların yasal yetkileri olması gerektiği söylendi. Bir konuşmacıya göre bu yetkilerin kullanılmadığının somut olarak gösterilmesi, illiyet bağının kurulduğu yerdir. Erken uyarı sistemleri, stres testleri, baskın denetimler ve borsanın alabileceği tedbirler gibi araçların kullanılıp kullanılmadığı bu çerçevede önem taşır. Fiyat sınırı ve valör kuralları gibi son aşama düzenlemelerine yalnızca dayanmanın riskli olduğu, çünkü bunların zincirin son halkası olduğu belirtildi.
Kamu kurumlarının fonlara yatırım yapmış olması konusunda panelde şu değerlendirme yapıldı: bu kurumlar ekonomik kolluk faaliyetinin parçası değildir, dolayısıyla yatırımları hizmet kusurunun parçası sayılmaz. Ancak kamu kurumlarının yatırım yaptığını gösteren bilgilerin ve yetkililerin güven verici açıklamalarının, yatırımcının riskinin kendi finansal okuryazarlığıyla ilgili olmadığını göstermek için destekleyici delil olarak dosyaya konabileceği söylendi. Bu bilgilere ulaşmak için bilgi edinme başvurusu yapılabileceği ve kamuya açık verilerin sınırlı olduğu da dile getirildi.
Panelde kamu kaynaklarının fonlara yatırılmasının fiyatları şişirip zararı büyütmüş olabileceği sorusuna da cevap verildi: bu iddia kasta ve bağlantıya dayanır, yatırım olağan bir faaliyet olarak yapılmışsa sorumluluktan söz etmek zordur. Bu yargılar mahkeme görüşü değildir. Fon zararlarında ispat yükü, delillerin elde edilebilirliği ve bilgi asimetrisi dosyaya göre değerlendirilmelidir.
Zarar hesabı ve bilirkişi: fon ile hisse senedi ayrımı
İdareye karşı davalarda zararın hesabı ayrı bir ispat başlığıdır. Panelde fonlarda tasfiyeyle bağlantılı olarak ödenemeyen kısmın hesabının özel bir hesap gerektirdiği ama görece daha kolay olduğu söylendi. Hisse senetlerinde ise tasfiye hesabı gibi bir yöntem olmadığı, zararın nasıl hesaplanacağının mahkemeleri de zorlayacağı belirtildi. Hisse senedinin alındığı tarihin bile dava bakımından önem taşıyabileceği ifade edildi.
İdari yargıda zarar hesabı için bilirkişiye gidilmesi beklenir; panelde de davanın bilirkişiye gideceği söylendi. Avukatların dilekçelerde ekonomi ve tasfiye hesaplarını bilen uzmanlardan destek alması gerekebileceği ve meslek kuruluşlarının bu konuda koordinasyon sağlamasının yararlı olabileceği görüşü dile getirildi.
Bu yazının önceki bölümlerinde anlatılan özel hukuk davasında ispat yükü ayrı kurallara tabidir. İdari yargıda da davacının hizmet kusurunu, zararı ve ikisi arasındaki bağı ortaya koyması beklenir. Hangi delillerin yeterli sayılacağı mahkemenin takdirindedir ve sonuç dosyaya göre değişir.
Sık sorulan sorular
Fon zararı davasında her zaman tüketici mahkemesi mi görevlidir?
Hayır. Görev, davacının tüketici sıfatına ve sözleşmenin niteliğine göre belirlenir. Tacir olmayan bireysel yatırımcı bakımından tüketici mahkemesi yönünde istinaf kararları bulunmakla birlikte, sözleşmede yatırımın ticari amaçlı olduğunun belirtildiği ve ticaret mahkemesini görevli gören kararlar da vardır.
Yanlış mahkemede dava açarsam ne olur?
Görev dava şartı olduğundan mahkeme davayı usulden reddeder. Görevsizlik kararının kesinleşmesinden itibaren iki hafta içinde dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi talep edilmezse dava açılmamış sayılır (HMK m. 20).
Hangi mahkemede olursa olsun arabulucuya başvurmak gerekir mi?
Tüketici mahkemelerinde 6502 sayılı Kanun m. 73/A, miktarı belli para alacağı ve tazminat içeren ticari davalarda TTK m. 5/A uyarınca dava açmadan önce arabulucuya başvurmak dava şartıdır.
Fon zararını ispat yükü kimdedir?
Genel kural olarak iddia eden taraftadır (HMK m. 190). Sözleşmeye aykırılık temelinde, kusursuzluğunu ispat yükü borçludadır (TBK m. 112); haksız fiil temelinde ise kusur ve illiyet bağını genel olarak zarar gören ispatlar.
Fiyat düşüşü tek başına tazminat hakkı doğurur mu?
Hayır. Piyasa riskinin gerçekleşmesi ile mevzuata veya sözleşmeye aykırı davranış ayrı kavramlardır. Mahkemeler çoğu zaman bilirkişi incelemesiyle zararın sebebini araştırır.
Kamu kurumlarının fonlara yatırım yapması idarenin sorumluluğunu doğurur mu?
Panelde bu yatırımların hizmet kusurunun parçası sayılamayacağı, ancak güven yaratması bakımından destekleyici delil olabileceği söylendi. Bu bir mahkeme görüşü değil konuşmacının değerlendirmesidir; delilin ağırlığını mahkeme takdir eder.
Yanlış yargı koluna dava açarsam idareye başvuru şartı aranır mı?
2577 sayılı Kanun m. 13/2'ye göre, görevli olmayan adli yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi hâlinde sonradan idari yargıya açılacak davada idareye başvurma şartı aranmaz. Yine de görev ve süre konusunda dava açmadan önce bir avukatın görüşü alınmalıdır.
Kaynaklar
- 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun m. 3, 49, 73, 73/A, 83 (mevzuat.gov.tr)
- 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m. 4, 5, 5/A (mevzuat.gov.tr)
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 1, 6, 10, 16, 17, 20, 114, 115, 190 (mevzuat.gov.tr)
- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49, 112, 506 (mevzuat.gov.tr)
- 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu m. 55, 56, 84 (mevzuat.gov.tr)
- Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E.2017/2348 K.2019/82, 07.02.2019
- Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, E.2016/11909 K.2016/8559, 01.11.2016
- Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, E.2016/17499 K.2018/2251, 24.04.2018
- İstanbul BAM 13. Hukuk Dairesi, E.2024/848 K.2024/1503, 03.10.2024
- Ankara BAM 21. Hukuk Dairesi, E.2023/994 K.2023/1036, 05.07.2023
- Antalya BAM 11. Hukuk Dairesi, E.2024/447 K.2024/915, 24.05.2024
- İstanbul BAM 43. Hukuk Dairesi, E.2020/536 K.2022/112, 02.02.2022
- 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 2 ve m. 13
Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır; hukuki mütalaa niteliği taşımaz.